Neden Elimizdekilerin Kıymetini Hep Geç Anlıyoruz?

Hepimiz aynı sahneyi en az bir kez yaşamışızdır: Çok sevdiğimiz ama sıradanlaştığı için kenara ittiğimiz o eski tişört kaybolur ve aniden dünyanın en değerli kumaşına dönüşür. Ya da her gün yanımızda olan birinin yokluğu, o kişi gittikten sonra içimizde devasa bir boşluk yaratır.
Peki, neden beynimiz “sahip olma” aşamasında bu kadar kör de, “kaybetme” aşamasında bu kadar keskin gözlü? Gelin, bu trajikomik insanlık halinin perde arkasına, psikolojinin ve nörobilimin gözlükleriyle bakalım.

1. Beynimizin “Alışma” Programı: Hedonik Adaptasyon
Bilim dünyasında buna Hedonik Adaptasyon deniyor. Basitçe anlatmak gerekirse; beynimiz, hayatımızda sabit duran güzelliklere bir süre sonra alışıyor. Bunu evinizdeki buzdolabının sesine benzetebilirsiniz. Mutfağa ilk girdiğinizde o “hırıltıyı” duyarsınız, ama beş dakika sonra beyniniz o sesi duymazdan gelmeye başlar. Ses oradadır ama artık sizin için “yok” hükmündedir. Beynimiz enerjisini hep yeni olanın peşinde harcamak istediği için, elimizdekileri ‘zaten orada’ diyerek görünmezler listesine ekler. Yeni bir telefon aldığınızda salgıladığınız dopamin, birkaç hafta sonra yerini sıradanlığa bırakır.
Neden? Çünkü evrimsel olarak beynimiz, hayatta kalmak için sürekli yeni tehditleri veya fırsatları kollamak zorundadır. Elimizdeki “güvenli ve mevcut” olanı sürekli kutlamak, vahşi doğada dikkati dağıtan bir lükstü. Bu yüzden beynimiz, sahip olduğumuz mutluluğu hızla normalize eder.
2. Kaybetmenin Acısı, Kazanmanın Hazzından Büyüktür
Nobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman’ın ortaya koyduğu “Kayıptan Kaçınma” teorisine göre; bir şeyi kaybetmenin verdiği acı, aynı şeyi kazanmanın verdiği hazdan yaklaşık iki kat daha güçlüdür. 100 TL bulduğunuzda hissettiğiniz sevinç, cebinizdeki 100 TL’yi düşürdüğünüzde hissettiğiniz üzüntüden çok daha azdır. İşte bu yüzden, bir şey elimizdeyken değeri “sıfır” noktası gibi hissettirirken, gittiği an yarattığı negatif boşluk değerini bir elmas gibi parlatır.
3. “Sessiz Nimetler”: Sağlık ve Huzur Neden Görünmezdir?
İşin en can alıcı noktası tam da burası: Bazı değerler doğası gereği “sessizdir”.
Sağlığınız yerindeyken vücudunuz size sinyal vermez.
Eviniz huzurluyken kapınızda bir gürültü olmaz.
Biz bu sessizliği “sıkıcılık” veya “monotonluk” sanıyoruz. Ancak işler tersine döndüğünde, örneğin bir sağlık problemi yaşadığımızda, referans noktamız bir anda çöker. O an, daha önce şikâyet ettiğimiz “evde boş boş oturma” eylemi, ulaşılamaz bir cennet gibi görünmeye başlar. Hastane koridorunda yürürken, dün burun kıvırdığımız o sıradan rutine geri dönmek için her şeyimizi feda edebilecek hale geliriz. Çünkü zıtlık ilkesi devreye girmiştir; karanlık olmadan ışığın, kaos olmadan huzurun varlığını algılayamıyoruz.

4. Odaklanma Yanılsaması
Bir şeye sahipken, genellikle onun eksiklerine odaklanırız. Sevgilimizin dağınıklığına, işimizin stresine, mutfağın küçüklüğüne… Ancak o şey hayatımızdan çıktığında, zihnimiz bir “filtreleme” yapar ve sadece o şeyin doldurduğu boşluğa odaklanır. Geriye kalan boşluk o kadar büyüktür ki, eski kusurlar o devasa boşluğun yanında devede kulak kalır.
Bu Kısır Döngüden Nasıl Çıkabiliriz?
Biyolojik donanımımızı tamamen değiştiremeyiz ama onu “hackleyebiliriz”:
Yoksunluk Pratiği: Stoacı felsefecilerin binlerce yıl önce önerdiği gibi; sahip olduğunuz şeylerin (sağlığınızın, sevdiklerinizin, evinizin) bir an için olmadığını hayal edin. Bu, beyninizdeki adaptasyon mekanizmasını kırar.
Aşağı Doğru Karşılaştırma: “Keşke şu da olsaydı” yerine, “Ya bu da olmasaydı?” sorusunu sormak, beynin referans noktasını yukarıdan aşağıya çeker ve şükran hissini tetikler.
Sıradanlığın Tadını Çıkarmak: Şikâyet ettiğiniz o “monoton” günlerin, aslında bir başkasının (veya gelecekteki sizin) en büyük hayali olabileceğini kendinize hatırlatın.

Son Söz
Kıymet bilmek için kaybetmeyi beklemek, susamak için çölün ortasında kalmayı beklemeye benzer. Bugün şikâyet ettiğiniz “sıkıcı” hayatınız, aslında bir mucizenin ta kendisidir; sadece şu an her şey yolunda olduğu için çok sessizdir.
Beyniniz size “bu zaten senin, boş ver” dediğinde, ona bunun bir illüzyon olduğunu fısıldayın. Çünkü hayat, elimizden kayıp gidenlerin yasını tutmak için çok kısa; ama elimizdekilerle mutlu olmak için yeterince uzun.

Yazıyı okumak yerine dinlemek ya da izlemek isterseniz linkten videoya ulaşabilirsiniz;
https://youtu.be/HxtzrCVNnu0

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir